3 Ocak 2019 Perşembe

NESNELERİN DİLİ ÜZERİNE KISA-CA


    Nesne, var oluşundan itibaren yeni bir kavram meydana getirir. Bu kavram, nesnenin imgelemini zihnimizde oluşturacak birincil uyarıcıdır. Nesneyi akla getiren uyarıcı böylelikle onun kullanım alanlarına yönelik tanımları bilince düşürerek yeni bir anlatı sunar. Tanımlar, eyleme döküldüğünde nesnenin kavramı ve kullanım alanları üzerine yapılan tanım ve tahminleri doğrulamış olur. Böylelikle nesne, var oluşuyla var ettiği kavram yoluyla kendi dilini oluşturarak tüm söylemlerini kavramın esnekliği ve devinimi üzerinden gerçekleştirir. Ancak nesne, yalnızca var ettiği ve genelgeçer olan kavramıyla varlığını sürdürmez. Aksine nesnelerin dili bizde oluşturduğu imgelerle ölçülür. Bir portakalın, aklımızda turuncu bir dünya olarak canlanması, portakalın bize yeni bir imge fısıldamasıyla meydana gelir; hatta yer yer düşünce, soyutluğu artırarak gerçeküstü bir hâl alır. Atlanmaması gereken nokta, nesne dilini insanın bilinç ve yaratıcılığı oranında ortaya koyar. Beslenmiş, karmaşık olmayan bir akıl, nesnenin kendi yaratılarının arasındaki bağlantılardan faydalanıp yeni anlamlar, sözler, kavramlar türetebilir. İnsan ne denli yaratırsa, nesne de o denli konuşur, gevezeleşir.  

5 Aralık 2018 Çarşamba

HANA'YA MEKTUPLAR - BİRİNCİ MEKTUP

   Düşlerimin tesirinden çıkmam uzun zaman alıyor. Pek çok gün rüyalarımın yarattığı duygudurumların ağırlığıyla geçiriyorum vakitleri. Yer yer koşuşturan bir köpeği izliyorum bazen de rüzgârı dinliyorum yalnızca. An geliyor, tüm o hayali evren silinip gidiyor aklımdan. Ardında yalnızca kırıntıları kalıyor. Şikâyetçi de sayılmam bundan. Kâbuslarım daha ağır basıyor nitekim. Kötü düşler tarafından terk edilmeyi pek dert etmiyorum. Fakat az önce duygudurumumu uzun yıllar etkileyecek olan şey bir düş ya da kâbus değildi. Tüm bunlardan daha yüce, daha karmaşık bir şeydi. Güzel olan ve hep güzel kalacak kısmı ise, tamamen seninle ilgili olmasıydı.

   Hana... Bir gün ayrı düşeceğimiz, henüz hiçbir şey başlamamışken içime doğmuştu sanki. Yeryüzünün buğusuna bekleyişimin resmini yapmam boşuna değilmiş. Oysa daha ilk anda, bilincinde değildim bu olacakların. Ne tuhaf bir savaştan çıktık. Ya da kaçtık ondan can havliyle. Ölmekten daha çok yaralanmaktan korkarak geçirdik günlerimizi. Ve sonunda ben, duygusal bir eylemsizlikle dünyanın bir ucunda, kendi resmime dönüşmeye başladım. Fakat ikimiz de, her ne olursa olsun, hikâyenin nasıl bittiğini çok iyi biliyoruz. Çünkü bekleyişin olduğu yerde, ayrı olmak da bir ilişki biçimi.

   Arada bir ise, kendi yarattığımız bu düşsel izleğin nasıl gerçeğin bir tür izdüşümüne dönüştüğünü merak ediyorum. Dahası tüm olasıkların nasıl olup da gerçekleştiğini ve nihayetinde senin bu izleğe büyük bir istekle katıldığını... Belki de kendi çizdiğimiz bu bulanık resmi sevmemizin en önemli nedeni bu. Ve belki de zaman geçtikçe, daha çok sevmemize sebep olacak şey de bu. Bütün olanlar evren tarafından hesaplanmış sonra da kulağıma fısıldanmış gibi hissediyorum. Ya romantik bir yanılgı içindeyim, ya da senin de sarı yağmurluğundan hiç vazgeçmemiş olman, bu tür bir doğaüstülüğün en büyük kanıtı. Bana kalırsa ikisi de yanlışlanabilir değil. Nitekim, romantik bir yanılgı içinde olmaktan gocunduğum söylenemez. Üstelik senin de benden çok, sarı yağmurluğuna bağlı olman, ortada bir yanılgı olma ihtimâlini artırıyor. Ama azaltıyor da bir yandan. Biliyorsun. Kök salamayan bir ağaçsın sen. Eksiğin değil bu senin, aksine zaferin sanki. Köklerin yerine kolların var dünyayı kucaklayabilecek. Oysa sen tüm sarılacak şeylerin içinden, benim sana verdiğim sarı yağmurluğu seçiyorsun.

  Bunu düşünerek geldim eve. Bir düşün etkisinde değildim. Zaten gördüğüm şey tüm düşlerden daha yüce ve karmaşıktı. Gözlerini boşluğa devirmiş pencereden bakıyordun. Duymuyordun hiçbir sesi. Yalnızca sen vardın anda, zamanın bir parçasını kendine aşık etmiştin sanki. Minik yüreğin sarsılıyordu. Kim bilir ne düşünüyordun? Ne büyük kayıp, ben bu anını yalnızca bir fotoğraftan görebiliyodum. Niepce'e fotoğrafı bulduğu için şükrediyorken diğer yandan Tanrı'ya lanetler savuruyordum.

   Hana... Öyle güzeldin ki. Sana bir şiir yazmak isterdim. Denedim de aslında. Kalemimi kaptığım gibi kâğıdın başına oturdum. Sonra duraksadım birden. Tüm bu uzaklıklar içinde yaşamın bekleyiş denen kafesinde sıkışmışken, kendimi bir de ölçülerin ve anlamlanması gereken imgelerin içine hapsetmek istemedim. Üstelik sen tüm duruluğunla, pencerenden dışarı bakıp bütün yaşanmışlıkları yeniden çentiklerken... Senin bu sadeliğini anlatabilecek kadar olgun kelimeleri de getiremedim zaten aklıma.

   Ve bir şey daha var...

   İçinde senin geçmediğin bir şiir yazmayalı uzun zaman olmuş. Dürüst olmak gerekirse denedim de defalarca. Başarılı olduğumu söyleyemeyeceğim. Bir ilhamdan bahsedeceksen dünyada, sen bunlardan birisin. Bunu fazla metafizik buluyorum yine de. Sözkonusu sen olmadığında, şiir yazmayı bilmediğimi fark ediyorum. Bana şiir yazmanın yanında, yaşamayı da öğretiyorsun. Yeni anlıyorum.

   Şimdi gitmeden önce söylediğin şarkını dinleyerek, pencere kenarındaki o hüzünlü anına şahit olduğumun hayaliyle geçireceğim geceyi. Biliyorsun:
''Bekleyiş her geleni geleceğinde bırakan sakin geride bırakıştır. Bekleyiş, beklediğini bilmez ve beklediğini yıkar. Bekleyiş, hiçbir şey beklemez.''

   Ve bekleyeceğim, pencere kenarında gökyüzü yerine sana bakacak olmayı. Ve bekleyişi sevdikçe, seni de seveceğim.

 

18 Kasım 2018 Pazar

SEN MİYDİN

Sen miydin o,
En tortulu saatinde gecenin
Ayaklarını salladırıp uzayın balkonundan,
Yani ucundan yatağının.
Dünyayı izleyen.

Ne görüyordun yırtılmış göğün altında
Bakışlarını, taştan bir tuvale mıhlayan
Çocuksu, kendi yalnızlığından başka?
Ve ben miydim o,
Yazılmış en acılı romansların kıyısında
Sürgün edilmiş dikenli kalemini durmadan sivrilten, 
Kalbine batırıp
Kelimeleri dökmek için
Ayaklarının ucuna değen kırılgan yola.

Belki ben, 
Gözlerinin yılkısıydım
Dörtnala hüzün kusan akşamda
Daha da yalnızlaşan.
Söyleyecek sözüm yoktu
Dudaklarındaki köpüren denizin
Yıldızları yutmasından başka.

Sen miydin o,
Kanayan gövdesini, oylumlu bir mihenk gibi
Devrimci aşklara yaslayan
Ve durmadan haykıran,
Tanrı'nın günahlarını
Akışsız bir suya.

Biliyorum sendin, 
Saçların, yaprakların her mevsim sararan yanı
Omuzlarına güneşli bir sonbahar bırakırdı.
Ağlardın bir başına,
Yaşamın keskin yanını yüreğine bastırarak
Ve batırarak,
Aklında filizlenen çivileri.

Şimdi yaşamım,
Kanayan yaram, o ağrılı uğraşım
Seni hatırlayabilmek için
Yarısı yazılabilmiş bir romandır ancak.




MARTININ YORGUNLUK HAKKI

Asılı durur yılgınlığı piramitten gölgesinde.
Dişlerinde, keskin bir akşamüstünün sağaltan bezirgânlığıyla
Çekinmez ulumaktan insanlara
"Uçun ve bir daha dönmeyin yerkabuğuna!"
Oysa,
İnsanın uçmayı düşleyişi
Farksızdır tapmaktan
Ağlayamayan bir puta.
Ve inanmak artık,
Kurutulmuş bir tapınağın isinde
Belirmeye çalışan geçimsiz izgedir ancak.

İşte martı,
Gökyüzünün o ağulu mantarı
Çiziyor tüm eritilmiş yankıları
Dumanların evine,
Yorgun düşen yapraklarına aldırmadan.
Ne kolay kurtarıyor geceyi,
Sindirerek evrene
Kadın kokularında barınan eceyi.

Martı.
İşte o, Tanrı'nin klişesi, göğün tavşan deliğinden
Meme uçlarına düşmekte olan.

Yiten, yitiren.
Kendi masalının soytarısı,
Yorgun düşmekten yorgun
düşmüş martı.

23 Ekim 2018 Salı

SUNDANCE'TEN ÖDÜLLE DÖNEN FİLMİMİZ İÇİN GEÇ KALMIŞ BİR YAZI - KELEBEKLER

  


GİRİŞ   


Geç kalmış bir yazı olacak bu. Gönlüm aylardır 'Kelebekler' üzerine bir şeyler karalamak istiyordu; Biliyorum ki siz 'Kelebekler'le tanışalı epey zaman oldu. -Olmamış da olabilir canım, hemen öyle bakmayın.- Hatta film, tanıdıktan sonra heyecan uyandıran biriymişçesine aramızda, konuşmalarımızda dolaşmaya ve bizimle beraber yaşamaya devam ediyor.
Filmi izlediğim ilk tarih 30 Mart 2018'di. Yani gösterime girdiği ilk gün. Herkesin kahkahalara boğulduğu -benim de gülmemi uzun süre durduramadığım- son sahneye rağmen filmden çıktığımda içimde burukluğa yakın bir duygu vardı. Hâlâ net olarak ifade edemiyorum onu; fakat yönetmen olsaydım -ki umarım bir gün olurum- filmin bitiminde seyircinin böyle hissetmesini isterdim. Kesinlikle az bulunur cinsten bir deneyimdi. Zaten deneyimi tekrarlamak için de üç kez daha filmi görmeye gittim. En sonunda iTunes'tan da satın aldım. Bu satırları okuduktan sonra filme çok taraflı yaklaştığımı düşünebilirsiniz. Haksızsınız diyebilir miyim ? Bilemiyorum. İzlediğim filmler bana hitap etsin ya da etmesin objektif biçimde yaklaşmaya çalışırım her zaman. İzlediğim şeylerin sanatsal kaygılarla dolu ürünler olduğunun farkına varabiliyorum nitekim. İster istemez bu da filmin içinde gezinmekten ziyade, ona uzaktan bakıp analiz etmeme sebep oluyor. 'Kelebekler' ise, Tolga Karaçelik'in içini insanlara dökmek için bulduğu kıymetli bir yol gibi. Hâl böyle olunca filme akademik yaklaşmak en azından benim için zorlaşıyor. Yazının devamında da önemsediği birinin iç dökmelerine şahit olup anladıklarını veya anladığını zannettiklerini sizi aktarmaya çalışan birinin sözleri yer alacak.


''BABA BEN ASTRONOT OLDUM (!)'', ''BABA BEN BİR AKTÖRÜM(!)'' VE ''BABA BENİM ARTIK GÜZEL BİR AİLEM VAR(!)''


'Kelebekler'in bu derece iyi anlatı sahibi olmasının en önemli nedenlerinden birisi karakterlerin oldukça özenli yazılmış olması bana kalırsa. Tolga Karaçelik'in her fırsatta çok önem verdiğini belirttiği 'diyalog ritminin' ne olduğunu bu filmle görmek mümkün. Nitekim karakterlerin diyaloglarda kendilerine ait tepki süreleri mevcut. Bu süreler de karakterlerin taşıdığı özelliklerle fazlasıyla örtüşüyor ve sonucunda da gerçekliğinden şüphe duymadığımız Cemal (Tolga Tekin), Kenan (Bartu Küçükçağlayan) ve Suzan (Tuğçe Altuğ) ortaya çıkıyor.

Filmin hikâyesini kısaca aktaracak olursam... Birbirinden neredeyse habersiz yaşayan üç kardeş, Hasanlar Köyü'nde yaşayan babalarından ani bir telefon alır. Aralarındaki bazı münakaşalardan sonra yola çıkarak garip insanlarla ve durumlarla bezeli köye giderler. Köye vardıklarında ise babalarının öldüğünü öğrenir, ölümle yüzleşmeye çalışırlar. Görünüşte melodram yapısı taşıyan hikâyeyi diğerlerinden ayrıştıran ise yine karakterler ve melodramla absürd komedi arasında gidip gelen ritmi oluşturuyor. Ancak bunlara ağırlık vermeden önce, karakterleri daha iyi tanımanın faydalı olacağı kanısındayım.
Perdede ilk karşılaştığımız kişi Cemal oluyor. Cemal ailenin en büyük oğlu, ağabey. Almanya'da halasının yanında büyümüş ve astronot olmuş. Sorunuysa, Türk astronotların uzaya yollanmaması. Bu sebeple de bir Alman televizyon stüdyosunda kendini ateşe veriyor. Kısacası Cemal bizden biri. Niye mi ? Uzay teknolojilerini, yerçekimsiz ortamda hayatta kalmayı öğrenmiş, tamamen analitik düşünmesi için özel Alman eğitimi almış biri olmasına rağmen bir sorunla karşılaştığında bizlerden biri gibi davranarak olayı dramatize etmeye ve mağduriyetini daha da abartmaya çalışıyor. Belki de bir ırkçılık söz konusu. Yani Cemal'in tamamen haklı olduğunu savunmak veya varsaymak mümkün. Yine de bu eğitimleri almış birinden hakkını daha doğru şekilde aramasını beklemek yanlış bir beklenti olmayacaktır. Bana kalırsa henüz bu ilk sahne, gurbette yaşayıp astronot olmuş Cemal'in geçmişinden, ana toprağından kurtulamadığının göstergesi. Cemal, ''Baba bak ben astronot oldum !'' demek isteyen ama henüz kendini bile astronot olarak kabul edememiş biri. Dolayısıyla Mazhar'ın Cemal'i arıyor olması da boşuna değil. Özellikle o kendini ikinci sınıf  vatandaş olarak görmeye başlamışken babasının yanına dönmek onun için önemli bir fırsat ve Cemal'in bu fırsatı tepmesini karakteri itibariyle bekleyemeyiz. -Ya teperse ? Yok ya tepmez... Tepmez değil mi?-
Daha sonra karşımıza Kenan çıkıyor. Kenan'ı ses stüdyosunda bir kediye dublaj yaparken görüyoruz. Onun direktörlüğünü yapan kişi ise Emin Alper. Emin Alper filmin güzel sürprizlerinden biri. -Şimdi söyledik diye sürprizi kaçmasın. İzlemeyeniniz varsa ilk gördüğünde 'Aa!' desin. Beni yönetmenle papaz etmeyin sonra.- İlerleyen sahnelerde Kenan'ı barda hoş bir kızla konuşurken görüyoruz. Kenan geçmişte yan rollerde oynamış bir aktör.Hayat işte... İşler yolunda gitmemiş. Öncelikle Kenan'ı sanatçı veya sanat ruhu olan biri olarak tanımlayabiliriz. Birçok yerde ''Sanatçı muhalif olmalıdır.'' cümlesini veya benzerlerini görmüşsünüzdür ki benim de katıldığım bir önermedir bu. Kenan da bu önermeye belli oranda tabi olanlardan. Muhalifliği ve dışlayıcılığı ise bizzat ailesine. Geçmişteki zulümleri unutmayan sanatçılar gibi kardeşleriyle yaptığı her konuşmada mutlaka babasını suçluyor. Affetmek yerine unutmuş olmayı tercih etse de aslında durum hiç de böyle değil. Filmde hayranlık yaratan noktalardan birisi Kenan'ın aktör olarak yazılmış olması. Nasıl ki kariyerinde başarısız bir aktörse, ailesine dair her şeyi geride bıraktığı rolünü yaparken de başarısız oluyor. Yani Kenan tüm ilişkilerinde, aynaya baktığında da zaten başarısız bir aktörlük sergiliyor. Bu detay aynı zamanda onun dışlayıcı kişiliğiyle birleştiğinde de kolay agresifleşen, alaycı, filmin melodram - komedi arasında salınan ritmine direkt olarak uyan derinlikli bir karaktere dönüştürüyor Kenan'ı. -Hiç bu kadar 'şey yapmasa' mıydı acaba ?-
Ve Suzan... Suzan ailesiz büyüdükten sonra işkolik biriyle evlenmiş. -Kim bu işkolik adam ? Söylemeyeyim, sürpriz olsun. Söylersem bir daha yazı yazdırmayacaklar bana vallahi.- Üstelik kocasının onu aldattığını bildiği hâlde bir şekilde evliliğe devam etmeye çalışmış. Kişinin büyürken aileden yoksun olmasının ne gibi sonuçlar doğuracağına dair bir tablo, Suzan'ın kocası Emre'yle yemek yediği ve ondan ayrılmak istediğini söylediği sahne. Emre, neredeyse Suzan'ın ayrılık talebini görmezden gelmeye, geçiştirmeye çalışıyor. Hayatta yalnız başına kalmış, yakını ya da destekçisi olmayan, çevremizde de görebileceğimiz sessiz bir kadın Suzan. -Sonradan biraz bağırıyor ama. -Helal kız Suzan !- Tolga Karaçelik, Suzan'ı hemen tanıyacağımızı tahmin etmiş olacak ki ona acımamızı veya merhamet duymamızı istemiyor. Sahnenin sonunda Suzan kesin bir tavır koyarak Emre'den ayrılacağını söyleyip masadan ayrılıyor. Tabii Cemal'den gelen telefonun da bunda etkisi var. Yolculuk ihtimali dahi insanı değiştirmeye yetebiliyor. -Emre terk edilirken bile gözleriyle Bolu Tüneli ihalesinden bahsediyordu, ben anladım.-



Nihayet üç kardeş, Kenan'ın evinde buluşuyor. Kenan, Cemal'in ısrarlarına rağmen yola çıkmayı kabul etmiyor. Suzan'ın nahif tavrı ise Kenan'ı ikna ediyor ve yola çıkıyorlar. E yol demek, müzik de demek biraz. Yolda Grup Gündoğarken ve Erkut Taçkın eşlik ediyor izleyiciye. Arabada geçen diyaloglarda annenin intihar ettiğini öğreniyoruz. Zaten dağılma süreci de annenin intiharıyla başlamış. Baba Mazhar, eşinin hatırlarına bakmaya dayanamamış olsa gerek. Kim bilir ? Çocukların evden neden yolladığına dair güçlü bir detay vermiyor bize yönetmen. Bense baba figürünün bu filmde otoriteyi ifade etmediğine inanıyorum. Hatta baba oldukça pasif bir karakter.Mazhar'ı hiç görmemiş olsak dahi bu fikre varmamız olası. Özellikle bizim toplumumuzda baba koruyup kollayıcıdır. Ortada musibetler varsa kol kanat geren ilk kişi odur ya da olmak zorunda olduğu anlatılır. Oysa Mazhar, her şeyi çocuklarından uzak yaşamayı tercih etmiş. Filmi izlerken aklıma, Mazhar'ın da intihar etmeye karar verdiği, çocukların buna şahit olmasını istemediği fikri yerleşti. Neden olmasın ? Sonra da bir yerlerde yaşayan bir babanın olduğu fikrinin çocuklarla kalmasının iyi olacağını düşünüp vazgeçti göçüp gitmekten ancak hep intiharın eşiğinde yaşadı. Tabii ki bu yalnızca benim fikrim. İnsan, dönecek yeri olduğunda daha rahat hareket edebiliyor gurbette nitekim. -Yaşadığım 22 sene boyunca sadece 10 gün gurbet görebildim. Böyle konuşuyorum ama siz bakmayın bana...-
'Kelebekler'in en eğlenceli sahnelerinden biri de Cemal, Kenan ve Suzan'ın pavyonda rakı içtiği sahne. Alkolün de etkisiyle Suzan artık suskun  hâlini kenara bırakarak saldırgan birine dönüşüyor. -Ben her seferinde çok güldüğüm için sahneyi çok da analiz edemedim.- Ama Kenan boyu kısa olduğu için hayatta kalıyormuş. -Merak etmeyin bağlayacağım hepsini. Bile bile yapıyorum böyle.- Onu da öğrendik.-Bir de... Kamil niye öyle davranıyormuş? Biliyorsanız söyleyin.-














ORADA BİR KÖY VAR UZAKTA O KÖY BİZİM KÖYÜMÜZDÜR



Araç köye girdiğinde patlama sesi eşlik ediyor akışa. Arabada uyuyan Suzan'la Cemal irkilerek uyanıyorlar. Köye girilir girilmez gelen ses, köyde işlerin yolunda gitmeyeceğinin habercisi. Arabadan inip etrafa bakınmaya başlıyor üç kardeş. Cemal muhtara gidip babasının evini sormaya karar veriyor. Suzan ile Kenan ise köyü keşfe çıkıyorlar. Suzan gelip geçen ineklerin önünde sigara içiyor. Köy kahvesine doğru yürüyen Kenan, kahvenin karşısına geldiğinde başıboş gezen tavuklara rastlıyor. Bu sırada Cemal muhtarla cebelleşiyor. Muhtar (Serkan Keskin), sorunla karşılaşınca ne yapacağını bilmeyen iktidarın komik bir alegorisi. Mazhar'ın öldüğünü direkt söylemek yerine lafı dolandırıyor. Aklı havada. Söyleyemeyeceğini anlayınca da kendi ofisinden kaçıveriyor. Problemi çözmesi için gittiği kişi ise caminin imamı. -Bu iktidar modeli bana bir yerden tanıdık geliyor.- Tavuklarla karşı karşıya kalan Kenan'ı ise köy kahvesinden sessiz olması için uyarıyorlar. Kenan anlamayarak daha da yüksek sesle konuşunca sonunda tavuk Kenan'ın suratına patlıyor ve üstü başı kan oluyor. Absürd mizahın nedensellik taşımaması normal bir durumdur aslında. Pek çok kez rastlamışızdır. Fakat burada tavuğun patlaması, geçmişin Kenan'ın yüzüne çarpışının gösterisi oluyor bizler için. -Köye girerken de tavuklar patlıyordu, evet.- Filmin uzunca bir bölümünde de Kenan'ı kanla kaplı hâlde görüyoruz. Temizlenmesi için bir şey yapması gerekiyor: Affetmesi. Öyle tuhaf sahneler geçiyor ki bu sürede... Kardeşler neler olduğunu öğrenmek için camiye gidiyorlar. Orada ise agnostik imamla (Hakan Karsak) karşılaşıyorlar. İmam, kardeşelere babalarının öldüğünü söyledikten sonra da muhtar koşa koşa geliyor ve haberi dine sığınarak vermeye çalışıyor geç kaldığını bilmeden. Sonra ise Cemal, Suzan ve Kenan'a, ''Babanız öldü. Neden ağlamıyorsunuz ?'' diye soruveriyor öylece. -Muhtar Efendi, hiç mi Victor Hugo okumadınız ? ''Ağlamak için gözden yaş mı akmalı ? / Dudaklar gülerken, insan ağlayamaz mı ?''-
Kardeşler, Mazhar'ın evine girdiklerinde evdeki eşyaya bakıyor. Ölmeden hemen önce kullandığı belli nesneler evin dört bir tarafına saçılmış. Tolga Karaçelik, Nuri Bilge Ceylan'ın "Biri ölür üzülmezsiniz, sonra sandalyeye asılı hırkasını görürsünüz, o hırkanın duruşu kalbinize oturur." sözüne rastlamış olacak ki, evdeki bu sahnede hırkanın duruşunu kalbimize oturtup boğazımıza bir düğüm atıyor. Zaman biraz ilerledikçe babalarının ne kadar iyi biri olduğunu işitiyorlar çevreden. Herkesin Mazhar'ı sevdiğini öğrendikçe özellikle kaybettikleri şeyler içlerinde daha da büyüyor sanki. Vasiyetle karşılaşıyorlar. ''Kelebekler geldiğinde gömün beni... Sonra da kör çobanı bulun...'' Vasiyetten sonra kardeşler arasındaki üçgen belirginleşiyor. Aileyi en çok hatırlayan Cemal, hayal meyal hatırlayan Kenan ve hiç hatırlamayan Suzan... Suzan, hatırasızlığını hatıralar yaratarak kapatmaya çalıştığını Kenan'a anlattıkça Kenan yumuşuyor;deyim yerindeyse aktörlüğü bırakıyor. Özellikle Kenan, oynadığı dizilerin gazetede çıkan haberlerinin babası tarafından saklandığını görünce sarsılıyor. Bütün önyargıları yerle bir oluyor. Nitekim daha sonra kendini boşluğa, yalnızlığa atarak kendine gelmeye çalışıyor. Hatta bu sahnelerde ufkun bulanık olması Kenan'ın zihnindeki belirsizliğe, davranışlarını seçmekte zorlanışına dair bir işaret veriyor. -Dedim ama... O kadar şey yapmaya gerek yoktu...-
Filmin çözüme giden adımlarından biri yemek masasında atılıyor. Annelerinin intihar ettiği, babalarının ise cenazesinin yeni çıktığı evin bahçesinde rakı içerlerken kendileri bile durumun garipliği hakkında konuşuyorlar. Nazan Öncel'in 'Gidelim Buralardan' şarkısıyla duygusu oldukça artan sahne, dans eden karakterlerin aynı ortamda durgun, düşünceli görüntülerine kurgusal kesmeler yaparak bağıra bağıra şarkı söyledikleri anda bile nasıl ruh hâlleri taşıdıklarını görmemize olanak sağlıyor. Sonunda ise Cemal baklayı ağzından çıkarıyor. Mazhar'ın onlar yola çıkmadan bir hafta önce aradığını ve yola çıkıp çıkmamakla ilgili tereddüt yaşadığını söyleyiveriyor. Karşılığında ise özellikle bütün perdelerini kaldırıp ailesine kavuştuğuna kendisini inandıran Kenan'ın sert tepkisiyle karşılaşıyor. Tabii bu tepkinin nedenini Kenan'ın babasını içten içe affetmiş olması. Tartışmanın neticesinde kelebekleri beklemeden babalarını gömmeye karar veriyorlar.
Cemal cenazeye astronot kıyafetiyle katılıyor. ''Baba, ben astronot oldum !'' diyebilmek için getirdiği kostümüyle cenaze namazına dururken görüyoruz onu. Kenan dışlayıcılığına, Suzan sessizliğine geri dönüyor. Hepsi olmaktan korktuğu şeye dönüşüyor yeniden. Cemal, bilim insanı görüntüsü altında mağduriyet klişelerinden kaçamayan biri, Kenan umursamazlık maskesinin altında acı çeken oyuncu, Suzan ise sorunsuz hayatın sükuneti olarak algılanmasını istediği hüzünlü sessizlik...  Çünkü çemberin üzerinde dönüp duruyorlar farkında olmadan. Olmak istediklerinden, aslında oldukları kişiden kaçtıkta oldukları kişiye yakalanıyorlar. -Yani... Bir ben var bende benden içeri gibi...- Mezar açıkken imam emin olmadığı duayı okuyamacağını söyleyip cenazeyi kaldırmadan gidince cemaat de imamı geri getirmek için geri dönüyorlar. Açık mezarın başında hesaplaşma başlıyor. Kenan, annesinin intihar ederken yanına astığı ilmeğe boyu yetmediği için hayatta kaldığını, Cemal'in bunu görüp müdahale etmeden kaçtığını söylüyor. Cemal'se ipin kendisi için olduğunu bağıra bağıra söyleyerek aslında kendi kaderinden kaçtığını anlatıyor Kenan'a... Suzan'sa dayanamayıp patlıyor. Oysa bence Suzan sessizliğe bürünmüşken, yüksek sesle tirad atmayıp aksine sakin ama keskin konuşsaydı diyaloglar arası kontrast daha iyi olabilirdi. En azından benim gözümde. -Anlatacağım dediklerimi anlattım bakın... Sonra sorun olmasın.-



Suzan mezara toprak atmaya başladığında 'Kelebekler' geliyor ve mezarla beraber tüm köyü örtüyor. Kelebekler de ölmeye geliyor bu köye tıpkı Cemal, Kenan ve Suzan'ın umutları gibi. Yeniden aile olma isteğiyle geldikleri köyde kalan bağlarını da yitiriyorlar. Belki kelebekler de daha uzun yol almak istiyordu. Ömürleri yetmedi başka illeri görmeye. Bu üç kardeş de sıkı sıkıya sarılmak istiyordu belki birbirine ama kolları yetmedi. Kalplerinde açılan yaraları affetmeden çıktıkları yolun sonunda ellerinde hayal kırıklığı kalır yalnızca. Yine de babalarına duydukları zorunlu gönül borcu nedeniyle kör çobanı bulmaya gitmeye karar veriyorlar sonunda. Umut, en ölü toprakta hatta asvaltta dahi filizlenebilen bir çiçektir ne de olsa. -Güzel cümle bu bak... Yaz bir kenara. Sağda solda ben buldum dersin. Kim bilecek ?-
Çobanın (Ercan Kesal) karşısına oturup babaları hakkında bir şeyler duymayı beklıyorlarken onu daha iyi tanıma isteği taşımaktadırlar hâlâ içlerinde. Taşıdıkları umut da buna yöneliktir işte. Ancak Türk sinema tarihine girecek komiklikte bir sahneyle karşılaşacaklarını ne onlar ne de seyirci bilmemektedir. Burada ciddi bir ters köşe yapıyor Tolga Karaçelik. Daha sonra bir röportajında da bu ters köşenin nedenini şöyle açıklıyor : ''Baban hakkında bir şeyler daha öğrenmek için kör bir çobanın yanına gidip diyalog kurmaya çalışıyorsun. Ama bundan kör çobana ne ?!'' -Birebir değil diye yalan beyan açıklaması almayalım. Gazetelerde de böyle yazmıyorlar mı ropörtajları ?-


SONUÇ OLARAK ''EE YANİ ?''


''Kelebekler'' parçalanmış bir ailenin birleşme çabasını -ya da çabasızlığını- anlatırken içeriği kendine has mizah sosuyla harmanlıyor ustalıkla. Bir ailenin birleşmesine dair affetmenin önemiyle ilgili neredeyse sezgisel mesajlar verirken diğer yandan ailesizliğin insanın hayatında neleri eksilttiğini bize resmediyor. En önemli noktalardan biri de nefret ettiğimizi düşündüğümüz birinin ölümüne nasıl tepki vereceğimizi sorgulatıyor ki bu da birini öldükten sonra affetmenin içimizde oluşacak yükü hafifleteceğindense geç kalmışlık hissinin yükümüzü artıracağını anlatıyor. ''Filmin hiç mi kötü yanı yok?'' diyebilirsiniz belki. Bahsettiğim mezar başındaki sahne ile, Cemal'in stüdyoda kendini ateşe verdiği sahnede bazı rahatsızlıklar yaşadım. Özellikle Cemal'in başında yanan ateşin pek gerçekçi gözükmemesi salt izleyici olarak beni bir miktar rahatsız etti. Ama bunlar, Yusuf Atılgan'ın tanımladığı şekilde ''filmden çıkan insan ruh hâli'' ile sinemadan çıkmama engel teşkil etmediği için kolayca tolare edebildim.
Tolga Karaçelik'e bu filmle bana ilham verdiği, uzun zamandır tatmadığım hisler tattırdığı için teşekkürü ayrıca bir borç bilirim. Kendisine kesinlikle katılıyorum. ''Çok da şey yapmamak lazım arkadaşlar !'' -Aranızda hâlâ çok da şey yapanlar var. Yapmayın işte...-



16 Temmuz 2018 Pazartesi

HİÇKİMSEYE MEKTUPLAR I - ÇÜNKÜ HAYAT MUTSUZLUK VE ACIYA GEBE


Max Richter - On the Nature of Daylight eşliğinde okunması tavsiye olunur.
https://www.youtube.com/watch?v=rVN1B-tUpgs

   Kendimizi mutsuz sanıyorduk, oysa ne kadar acele davranmışız. İnsan hep bu yanılgıya düşüyor; geride bıraktığı o son günün, yaşadığı en kötü gün olduğuna inanma yanılgısına. Oysa en mutlu gününü çoktan yaşamış olacağına dair bir düşünce içinde bulunmuyor hiç. M.’yle birbirimize bakıp konuşacak hiçbir şeyimiz kalmadığını anladığımızda da durum tam olarak böyleydi. Daha kötüsünün olamayacağına inanıp hayata devam etmenin hiç de mantıksız bir seçenek olmadığında karar kılmıştık. Üstelik birbirimizi seviyorduk, bu insanın tüm acılara göğüs germesine yeterdi. Suskunlaşarak son bulacak bir aşkın son nefeslerini izlemeye bile… Uzunca bir bakışmadan sonra M. bana, ‘’Aşkın böylesinin de bir hazzı var, yavaş yavaş sönen ateşin ısıtmaya devam edişi gibi…’’ dedi. Yutkunarak, ona elbet soğuk bir gece gecenin koynumuza gireceğini söyledim. Umursadığını sanmıyordum. Böyle romantik bir ayrılık insanı derin bir melankoliye sürükler. İyisi mi hemen, daha derin bir acıyla baş başa kalmadan bu ilişkiyi bitirmenin en yararlı şey olduğunu anlattım ona. Kafasını salladı. ‘’Her zaman mantıklı birisin…’’ dedi. ‘’Sana ve mantığına imrenmek isterdim, eğer acıdan kaçmana yarıyor olsalardı… Fakat sen, aklını yalnızca kendini daha çok yaralamak, kendini daha çok yalnızlaştırmak için kullanıyorsun. Bu da seni tahammül edilmez olmanın yanında acınası biri hâline getiriyor. Seni çok sevdim ve senden hep nefret ettim. Ancak bu iki duygum da asla sana olan acıma hissimden daha fazla olmadı.’’ Derinden gelen o gök gürültüsünü bilirsiniz. Tüm yeryüzünün sallandığı, düşüncelerinizi dahi duyamadığınız, yalnızca sizin duyumsayabildiğiniz devasa, yıkıcı çığıltı tüm benliğinizi ele geçirerek ruhunuza büyük bir korku yaymaya başlar. Sizse, bu kuvvete direnemeyeceğinizin farkına varıp direnç göstermeye kalkışmaz, tek çareniz olan atalete sarılıp olacakları beklersiniz. Zaten ben de bundan fazlasını yapamadım. Nasıl ve hızla gerçekleşti bilmiyorum; gözlerimi ayırmadan ona bakmaya devam ederken odadan yavaş yavaş silinişini gördüm. Olduğu yerden hiç kıpırdamadan, gülümsemeden veya ağlamadan, eşyalarını toplamadan yavaşça karşımdan silindi, yokluğa karıştı. Kimseye bir şey sezdirmeden ölmek ister gibi, usulca uçup gitti sanki. Ardından bakakalacağım ne bir yol, ne bir adım, ne de bir kapı sesi bıraktı arkasında.

   Bir süre, yerini bıraktığı boşluğa bakmaya, yeniden orada belirir umuduyla, devam ettim. Ancak hiçbir hareket yoktu. Sanki ölüm, ayrılıktan daha kesin bir çözüm gibi gelmişti M.’ye ve geri döndürülemez, daha az acılı bir durum doğurmak istemişti. Çünkü kimi ayrılıklar, içinde hep bir birleşme umudu taşıdığı için, daha keskin acılar bırakabiliyordu insanın yüreğinde. Böyle durumlarda, yüce bir aşkla dolan M., daha fazla acı çekmemem adına, kendi yaşamından feragat etmişti sanki. Bir başka ihtimâlse, umudunun öldürmesiydi. Bana kalırsa bu daha büyük hasar verirdi insana. Kavuşmak istediğin birine karşı duyduğun o kavuşma umudunu öldürmek, yüreğinin derininde kalan, o mutsuzluğunu da söküp atmak demekti… Üstelik hatırlamaktan en çok mutluluk duyduğun mutsuzluğunu…

  Aradan geçen seneler boyunca kendimi birden yok etmeyi, var oluştan silinmeyi ısrarla ve büyük bir umutla denedim. Sonunda ise, kayboluşun ancak hatırlanan bir var oluş varsa anlamlı olabileceği sonucuna eriştim. Düşünüyorum ki, tam da şu an insanların arasında bir hayalet gibi gezip tüm alışkınlarımı devam ettirirken kimse yüzüme bakıp bir gülümseme hediye etmiyor bana. Zannediyorum ki, yok oluşa alışmam fazla zamanımı almazdı, unutmanın yanında. Yok oluşa ne kadar hazırlıklı olduğumu ve onu ne kadar çok tecrübe ettiğimi geçen her dakika daha da iyi anlıyorum. Anladığım her an ise içimdeki özlemi gittikçe büyütüyor : Aşka olan özlemi. Bir keresinde sevmeye çalıştığım bir kadın bana aşkı, mutlu eden bir formül olarak anlatmıştı. İnanmayı öyle isterdim ki… Oysa her zaman kendi kendime diyorum ki aşk, iki sağlıksız ruhun beraber acı çekmeye razı olmalarıdır. Giyotine kendi isteğiyle kafasını uzatıp sevdiklerinin son kez gözlerine bakan kişinin kahramanlığını taşır aşıklar eğer ki razı olurlarsa böylesine acı dolu bir aşka. Ve yalnızca bir an, aşkın acısıyla ölümsüz hissetmeyen kişi, yaşama karşı ne kadar sadık olabilir ?

   M., sözlerimi olması gerekenden fazla romantik ya da beylik bulurdu. Bunu bana hiç söylemedi, ancak beni övmekteki o istekli tavrını aklıma getirince, susuşlarının ne derece kuvvetli yergiler içerdiğini daha iyi anlıyorum. Yine de hâlâ böyle sözler etmekten kaçınamıyorum. Belki de içten içe kaçınmak istemiyor, yalnızca böyle sözler ederken kendimi önemli biri olduğumu düşünüyorum. Şimdi ise yine mutsuzum, bunun abartılı bir sanrı olduğundan emin şekilde. En mutlu günümü değil ama, henüz en mutsuz günümü yaşamadığımı biliyorum. Çünkü hayat mutsuzluğa, daha fazla mutsuzluğa, daha da fazla mutsuzluğa ve hepsinden de fazla acıya gebe.
 

13 Nisan 2018 Cuma

BİR OYUĞU DÜŞLÜYORUM

Bir oyuğu düşlüyorum
Bedenim bu benim, dünyanın her yerinde
Yutan tüm sevgiyi ve yalnızlığı aynı anda
Ve bahçeleri doğuran
Bir pencere kenarına
Yağmurlu günlerin özleminde.

Küçük kuşların cıvıltıları yetmez tek başına
Yıldızların yüzünü başka yöne doğrultmaya
İçten türküler bile değemeyebilir hatta
Devinen karanlığın göz kapaklarına.
Gökyüzü, bahçesidir benim uğultulu pencere kenarımın
Bu ümitvar sonbahar durgunluğunda.

Bugün yeni bir gün diyorum her akşam
Geç kaldığımı bile bile hayata
Gardrobumda yeni açmış çiçekleri seçiyorum
İliştirmek için kanayan yakama
Ve hiç dinlemediğim bir plağı takıyorum
Unutulmak için
Tozlu bir rafın güzdün rüyasında.

Bir oyuğu düşlüyorum
Ve benim o
Dünyanın tüm köstebek delikleriyle yarışan.
Yuvası gibi tüm güneş yanıklarının
Kurmuş bir toprakta var olan.

Göz göze geliyorum kuğularla
Bulutların bir kenarında
Şarkı söylüyorum ancak uçup gidiyor
Rüzgârın eskimiş yırtıklığında
Göğe varıyor sesim ne hoş
Yaşamaktan bir haber
Gökteyim artık ne hoş
Bir oyuğu düşlüyorum yarınımla.